„Anne, ben geldim…“
Eve her gelişinde bana hep böyle seslenirdin.
Kapıyı hiç çalmazdın. Daha apartmanın girişindeyken yüksek sesle, „Anne, ben geldim.“ diye bağırırdın.
Bugün aradan on yıl geçti. Ve ben on yıldır bu sözleri bir kez daha duyabilmeyi bekliyorum.
Bugün oğlum Selçuk’u düşündüğümde önce onun sesini duyuyorum. Dünya onun adını haberlerden öğrenmeden önce, Selçuk sadece bizim oğlumuzdu.
Bugün on yıl geçti.
Bir anne olarak neden tam da burada durmak zorunda olduğumu kendime defalarca sordum. Oysa bugün evde seni bekliyor olmam gerekirdi.
Kapının açılmasını, senin daha aşağıdan yüksek sesle „Anne, ben geldim.“ diye seslenmeni bekliyor olmalıydım.
Ah oğlum… Bu tek cümleyi bir kez daha duyabilmek için neler vermezdim. Sadece bir kez…
İnsanlar bugün „On yıl geçti.“ diyor. Uzun bir zaman olduğunu söylüyorlar.
Ama benim için o on yıl hiç yaşanmadı.
Benim için her şey o günün tam ortasında kaldı.
Benim için o güne dair hiçbir mesafe oluşmadı.
Benim için zaman 22 Temmuz’da durdu.
O günden beri yıllarla yaşamıyorum.
Anılarla yaşıyorum.
Hasretle yaşıyorum.
Acıyla yaşıyorum.
Her sabah seni düşünerek uyanıyorum.
Her akşam seni düşünerek günü bitiriyorum.
Seni özlemediğim tek bir gün bile geçmedi.
İnsanlar, „Zaman bütün yaraları iyileştirir.“ diyor.
Bunu söyleyen hiç kimse kendi evladını kaybetmemiştir.
Zaman hiçbir şeyi iyileştirmiyor.
Oğlumu bana geri getirmiyor.
Bana bir kez daha sarılmasını sağlamıyor.
Sesini yeniden duymama izin vermiyor.
Benden alınan tek bir günü bile geri vermiyor.
Çok sık küçük şeyleri hatırlıyorum.
Gözlerini…
Gözlerin hep gülerdi.
Hayat dolu, neşeli bir gençtin.
Yaşamayı seviyordun.
Benim yaptığım lazanyayı ne kadar sevdiğini hatırlıyorum.
Bugün hâlâ yapabiliyorum.
Ama onu artık hiçbir zaman senin tabağına koyamıyorum.
Evden çıkmadan önce bana sarılmadan hiç gitmezdin.
O zamanlar bunu çok doğal karşılardım.
Bugün ise seni sadece bir kez daha kollarıma alabilmek için her şeyimi verirdim.
İnsanlar bugün kameraları görüyor.
Konuşmaları görüyor.
Anma törenlerini görüyor.
Ama bizim evimizin içini görmüyorlar.
Masadaki boş kalan yeri görmüyorlar.
Senin odanı görmüyorlar.
On yıldır evimize yerleşen o derin sessizliği görmüyorlar.
Bazen farkında olmadan, „Bunu Selçuk’a anlatmalıyım.“ diye düşünüyorum.
Bir anlığına her şey eskisi gibi oluyor.
Sonra gerçek beni yeniden yakalıyor.
Seni artık arayamayacağımı hatırlıyorum.
Sesini bir daha asla duyamayacağımı hatırlıyorum.
Ve bir daha hiçbir zaman „Anne, ben geldim.“ sözünü işitemeyeceğimi…
Bir anneyi yıkan yalnızca evladının öldürüldüğü gün değildir.
Asıl yıkan, ardından gelen o sayısız küçük andır.
Çünkü insan her defasında yeniden anlıyor ki…
Evladı artık hiçbir zaman eve dönmeyecek.
Ailemizin her anında eksiksin.
Sadece bugün değil.
Sadece 22 Temmuz’da değil.
Hayatımızın her günü…
Bugün burada sadece kendi adıma konuşmuyorum.
O günden beri yüreği paramparça olan baban adına konuşuyorum.
Sevgili kardeşlerin Can ve Yasin adına konuşuyorum.
Onlar da seni özlüyor.
Ve hiçbir şeyin dolduramayacağı bir boşlukla yaşamak zorunda kalıyorlar.
Biz bugün burada ailen olarak duruyoruz.
Ölümün bile koparamayacağı bağlarla sana bağlıyız.
Ve bugün, ailemizin parçalandığı bu yerde duruyoruz.
Tam burada…
Bu McDonald’s şubesinde…
Canım oğlum Selçuk, sırf ırkçı saiklerle acımasızca katledildi.
Hayatından koparıldı.
Burası gençlerin buluştuğu sıradan bir yerdi.
Ama on yıldır artık sıradan bir yer değil.
Burası Selçuk’un kan kaybederek hayatını kaybettiği yer.
Saldırının başladığı yer.
Ve burada onunla birlikte sekiz masum insan daha katledildi.
Bugün, saldırının üzerinden on yıl geçmiş olmasına rağmen biz yakınları hâlâ şu soruyla yaşamak zorundayız:
Bir cinayet mahallinde yenilen hamburger ve patates kızartmasının tadı nasıl olur?
Bunu düşünmek bile midemi bulandırıyor.
Burası kâr ve tüketimin sürdüğü bir yer olmamalı.
Burası bir anı ve hatırlama mekânı olmalı.
Selçuk daha 15 yaşındaydı.
Önünde koskoca bir hayat vardı.
Bu ülkenin kurumları tarafından korunarak büyüme hakkına sahipti.
Bu hak korunamadı.
…
Ve bir gün yeniden kavuşacağımıza inanıyorum.
O gün sana doğru koşacağım.
Ne bir konuşmacı olarak…
Ne de hesap soran biri olarak…
Sadece annen olarak…
Sana sımsıkı sarılacağım.
Ve kulağına usulca şunu fısıldayacağım:
Selçuk: Anne, ben geldim.







